Her gün markaları konuşan bir dünyanın konuklarıyız biz. Deyim yerindeyse markaları sayıklıyoruz. Uyandığımızdan bir sonraki uykumuza kadar bir sürü markayla ilgili konuşup, onlardan bahsediyoruz. Eskiden bu durum biraz daha farklıydı elbette. Geleneksel olarak düşündüğünüzde firmaların yaptığı her türlü iletişim faaliyeti karşımızda ağırlıklı olarak tek yönlü bir yapıda çıkmaktaydı. Değişen sosyo-kültürel yapılar ve değişen ekonomik konjonktürün yanında pazarlamada her şeyin kaynağı olan müşterinin artık daha çok bilgiye sahip olabilmesi ve karşılaştırma olanaklarının artması yanında kolayca kopyalanabilen ürün özelliklerinin getirdiği çetin rekabet ortamı, firmaların da pazarlama iletişimi yöntemlerini değiştirmesine yol açtı. Daha doğrusu, artık gün içinde daha fazla mesaja maruz kalan müşterilerine temiz bir biçimde ulaşmak ve onlarda istedikleri davranışları geliştirmek adına iletişimdeki işteş yapıyı fark ettiler. Yani artık sadece bir şey söyleyen firmalardansa, konuşulan firmalar haline geldiler. Varoluşlarının sebebi olan müşterilerine de hak ettikleri söz hakkını sundular. Bu sayede onları da etkileyecek şekilde konuşuyoruz artık.

Bu şekilde ortaya çıkan ve doğasına uygun olarak çift yönlü bir şekilde gerçekleşen iletişim, marka çağında müşterilere de firmaları daha kolay benimseme yolunu açtı. Müşterilerin kendilerini ait hissettikleri markalarla konuşabildiği bir dünyada, elbette firmayı diğerlerinden ayıran algılar bütünü olan markanın önemi de daha net bir şekilde anlaşılır hale geldi. Ve bu farklılıklar, firmaların iletişim yöntemlerine de sirayet etti. Bunu takiben  gelişen iletişim de firmalara, hedef kitlelerine veya müşterilerine daha öznel bir şekilde ulaşma olanağı getirdi.

Markalar konuşur hale geldi dedik ya, hatta ondan sonra ortaya çıkan muhabbetten de bahsettik ya, bu muhabbetten markanın çıktığı durumları da yaşıyoruz. Müşteri bu sefer ya kendini tanımlamak, olumlu yönlerinden -kendisini de yansıttığını da düşünerek- markayı tanımayanlara da bahsetmek gibi amaçlarla markayı anlatmaya başlıyor. Çünkü zaten marka denilen algı, firmanın nezdinde değil onun zihninde bulunuyor. Ve onun yaptığı şeye de “Avukatlı Pazarlama- Advocacy Marketing” diyoruz. Gerektiğinde markayı savunmanın yanında markanın olumlu olarak misyonerliğini yapan müşteriler yaratmak için girişilen pazarlama çabaları olarak tanımlanan Avukatlı Pazarlama ile yaratılan avukat müşteriler, marka adına -çeşitli bireysel amaçlarla- çalışıyorlar. Yani markalar bir şekilde onları konuşturuyor. Olumlu olarak konuşturan markalar, bireylerin kişisel ağlarında yayılmanın keyfine varıyor. Bunun içinse ekstra bir maliyete katlanmıyorlar. Konuşan markalar, iletişimin gücüyle Konuşturan Markalar haline geldiğinde ek bir maliyete katlanmadan daha fazla kişiye, müşterinin ağzıyla seslenme olanağı buluyorlar. Sonra da başlıyor o tadına doyulmaz muhabbetler…

Brand Talks’ta 13 Şubat 2012 tarihinde https://brandtalks.org/2012/02/konusan-ve-konusturan-markalar/ adresinde yayınlanmıştır.